DİKKAT HİPOKONDRİYAK VAR!

Hastanenin karanlık bir dehlize benzeyen koridorları gittikçe kalabalıklaşıyordu. Hastaların endişe dolu bekleyişleri, çocukların sıkılmış tavırları ve hemşirelerin telaşlı halleri bunaltıcı bir hava oluşturmuştu. Bu hastane koridorları nice gözyaşı, nice korku, nice dua görmüştür diye düşünürken eşim elimi sıkıca tuttu. Kaygılanmaya başladığımı fark etmiş elimi tutarak desteğini hissettirmek istemişti ama ben içimdeki endişeyi önleyemiyordum. Bu hastane koridorlarındaki insanların manevi bir aile oluşturduklarına inanmaya başlamıştım, acının ve korkunun birleştirdiği bir aile. Ve sonunda kapının üstündeki kırmızı ışıklı levhada benim adım yazdı. Beklemek azabının bitmesiyle odaya girmek korkusunun başlaması arasında  kaldım. Odaya girip doktoru görünce başım dönmeye, kalp atışlarım hızlanmaya ve nefes darlığı yaşamaya başladım. Doktorları görünce olan bu reaksiyonlar son dönemlerde yaşadığım en büyük sorunlardan biri olmuştu. Zor bir doktor muayenesi ve birkaç testten sonra yine aynı sonu yaşadım. Aylardır birçok doktora aynı şikayetlerle gitmiş hep aynı yanıtı almıştım; “Hiçbir sağlık sorununuz yok”. Bu cümle artık beynimin kıvrımlarında kıvılcımlar çıkmasına neden oluyordu.
   Yaklaşık 6 ay önce annemi kanserden kaybetmiştim. Hayattaki en büyük destekçimin inleyerek ölüşünü seyretmek çok sarsmıştı beni. Toparlanmaya başladıktan kısa bir süre sonra zihnimin derinliklerini büyük bir korku sarmaya başladı. Annem gibi kanser olduğuma inanıyor, fizyolojik her sorunumu ona yoruyordum. İnternet ve dergiler aracılığıyla yaptığım araştırmalarla kendimi bu duruma iyice alıştırmaya başlamıştım. Daha sonraları ise sorunlar gittikçe büyümüştü. Bu inancımın gerçek olduğunu ortaya çıkarmak için doktor doktor gezmeye başladım. 

   Evet yine bir doktorun yanından hayal kırıklığına uğramış bir şekilde ayrıldım. O bunaltıcı hastane koridorlarında yürürken doktorların hiçbirine güvenmediğimi mırıldanıyordum. Böylesine ciddi bir hastalığı nasıl fark etmezlerdi aklım almıyordu. Bir karabasanın ortasındaydım sanki, bağırmaya çalışıyor ama kimseye sesimi duyuramıyordum. Çevremdeki insanlara sıkıntılarımı anlatmaktan vazgeçmiştim. Eşimin, 7 yaşındaki oğlumun ve 3 yaşındaki kızımın sevgisiyle ayakta duruyordum.

   Bir hafta sonra başka bir dehlize gittik. Benzer sesler ve yüzler, aynı muayeneler ve testlerden geçtim. Sonuçlar ve doktorun kalıplaşmış cümlesi aynıydı. Odadan çıkmaya ve içimdeki karanlığa bir kat daha gömülmeye hazırlanırken doktorun sesi beni durdurdu. Bana birkaç soru sorduktan sonra konuşmaya başladı. Şikayetlerimi, hissettiklerimi ve yaşadıklarımı birbir anlatıyordu. Anlaşılma duygusu içimde tarif edemediğim bir sevinç yarattı. Konuşmanın sonunda yaşadıklarımın bir psikolojik sorun olabileceğini, psikiyatra gitmemin fayda sağlayacağını belirtti. Sevincim umudun balonlarına takılarak uçup gitti. Ben doktora bir sürü fizyolojik şikayetimi anlatırken doktor bana sorunumun psikolojik olduğunu iddia ediyordu. Daha fazla dayanamayıp odadan çıktım. Yaklaşık 1 hafta eve kapattım kendimi. Dış dünyanın çatışmalarında soyutlanıp içimdeki çatışmalara yöneldim. Ve sonunda kafamın içindeki binbir çelişkiye rağmen eşimin ve çocuklarımın hatrına psikiyatra gitmeyi kabul ettim.

   Psikiyatri kliniğinin önündeki derin bekleyişim başladı. İçimdeki karamsarlık ve umut savaşıyorlardı ve ben tarafsız bir şekilde seyrediyordum. Sonunda sıra bana gelmiş, odaya girip konuşmaya başlamıştım. Konuştukça, anlattıkça, anlaşıldıkça sıkıntılarım zerrelerimden  ayrılıyor havaya karışıyorlardı sanki. Sıra psikiyatrın konuşmasına geldi. Teşhisten, terapi sürecinden, ilaçlardan bahsedişini ciddiyetle dinledim ama beynimde inkar ve kabullenme şimşekleri çakmaya başladı..Odadan çıkarken içimde anlamlandıramadığım bir huzur ve her şeyin düzeleceğine dair inanç vardı. Bundan sonra yapmam gereken tek şey tedavi sürecine etkili bir şekilde katılmaktı. Neler olacağını zaman gösterecekti zaten. Bakalım 6 aydır yaşadığım sorunların temelinde hipokondri denilen şey mi yatıyordu ve ben gerçekten bir hipokondriyak mıydım?
KÜBRA ŞAHİN

ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ

RUHUN BEDENİ KONTROL EDİŞİ:YALANCI GEBELİK(PSEUDOCYESİS)

Ruhun Bedeni Kontrol Edişi: Yalancı Gebelik (Pseudocyesis)

Kadın; doğurgan bir bireydir. Bir insan dünyaya getirme becerisine sahiptir. Bu yüce beceriyle birlikte kadının içinde bulunan annelik duygusu onun hayatının bir döneminde ya da bütün hayatı boyunca bir bebek dünyaya getirme isteğini arttıracaktır.

Kadınlar bebeklerini dünyaya getirirken belirli dönemlerden geçerler. İlk olarak kadının üreme çağına gelmesi gerekmektedir. Üreme çağındaki kadının, erkek bireyle cinsel birliktelik yaşayarak erkekten alınan spermin yumurtayı döllemesi ile gebelik süreci başlar. Kadının gebelik süreci boyunca dikkat etmesi gereken birtakım şeyler vardır. Sağlıklı bir birey dünyaya getirmek için sağlıklı bir gebelik süreci geçirilmelidir. Gebelik boyunca anne doktor takibinde olmalıdır. Fetüsün takibi ve bakımı doktor kontrolünde devam etmelidir. Anne sağlıklı bir ortamda bilinçli anne olarak gebelik sürecini geçirmelidir. Annenin beslenme şekli, hareketleri, psikolojik durumu bebeği ve doğum sürecini etkiler. Annenin doğuma istekli olması önemlidir. İstekli anne gebeliğine daha çok dikkat eder ve bebeğini korur. Doğum gerçekleştikten sonra da bakım ve doktor kontrolü devam etmelidir.

Bazı özel durumlarda (sağlık problemleri, düşük, psikolojik durumlar)  kadın gebeliğe ne kadar istekli olursa olsun gebe kalamaz veya gebeliği normal süreçlerde gerçekleşemez. Kadının üreme döneminde hamile kalamaması psikolojik açıdan kadın için sıkıntılar oluşturur. Çevre baskısı, yaşıtlarının ve hem cinslerinin çocuklarının olması, eşinin tutumu, birçok çözüm denese de (tüp bebek vb.) çocuk sahibi olamaması kadını psikolojik olarak kötü yönden etkiler. Kadın hamile kalamama durumunu takıntı haline getirir, sürekli bunu düşünür. Akranlarının çocuklarını görmesi, yolda hamile bir anne görmesi, çocuğunu aldıran bir kadına şahit olması, çocuğuna kötü davranan bir aileyi görmesi bu kadar istekli olmasına rağmen neden çocuk sahibi olamadığını sorgulatır.  Durumu sürekli düşünerek takıntı haline getiren kadın, beyninin gücünün farkında değildir. Bu düşünceler ve duygular beynin hipotalamus kısmına etki ederek hamilelik belirtileri oluşturur. Gebelik kesesi oluşur, hormonlar üst seviyeye çıkar, karın büyür, dışarıdan bakıldığında hamile bir bayan görülür fakat gebelik kesesi boştur. Hamilelik testleri negatif çıkar. Hamile kalmayı çok isteyen kadın, belirtileri yeterli görür, test yapmaz veya test sonucuna inanmaz. Kadın hamile olduğuna emindir ve doktora gitme gereği duymaz. Çoğu kadın yalancı gebelik de doktora ya hiç gitmez ya da çok geç gider. Doktora gidildiğinde, doktor ultrason ile baktığında gebelik kesesinin boş olduğunu görür. Yalancı gebeliği anlaşılan bireye hemen ilaç tedavisi başlatılmalı ve psikolojik destek gösterilmedir.

Yalancı gebelik sadece kadınlarda görülmez. Erkekler de bu duruma takıldığında ve bu şekilde düşüncelerde olduğunda yalancı gebelik belirtileri görülür. Eşinin hamile kalamamasını veya hamilelik durumunu hastalık derecesinde takarsa yalancı gebelik oluşabilir.

Düşüncelerimizin beyine etkisi ve beynimizin vücudumuza etkisi bu denli büyüktür. Hastalıklı bir takıntı durumuyla vücudumuzun kontrol merkezi beyne etki etmek ve yalancı gebelik gibi bir duruma gelmek mümkündür.

AYŞE İREM DOĞRUL

YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ

PDR

KAYNAKÇA;

Duman,B.2015.Neden Beyin Temelli Öğrenme.15 Eylül 2016, http://www.pegem.net/dosyalar/dokuman/1632015170417Neden%20Beyin%20temelli%20BASKI.pdf

Sözeri,C., Cevahir,R., Şahin,S., Semiz,O.2016. Gebelerin Gebelik Süreci ile İlgili Bilgi ve Davranışları . 15 Eylül 2016, https://www.researchgate.net/profile/Sahin_Sevil/publication/237592933_Gebelerin_Gebelik_Sreci_ile_lgili_Bilgi_ve_Davranilari/links/0deec52e6ad22e49f5000000.pdf

Mermer,G., Bilge,A., Yücel,Ü., Çeber,E.2010.Gebelik ve Doğum Sonrası Dönemde Sosyal Destek Algısı Düzeylerinin İncelenmesi.15 Eylül 2016, http://www.journalagent.com/phd/pdfs/PHD_1_2_71_76.pdf

Small,G. ve Vorgan,G. (2013).Bir Psikiyatristin Gizli Defteri.(2.Baskı).İstanbul:NTV

TÜKENMEDEN TAMAMLA KENDİNİ

    Her birey, küçük yaşlardan itibaren geleceğe yönelik planlar oluşturmaya başlar. Bu plan ve hayaller ileride ‘’yaşam mücadelesi’’ dediğimiz olayın aslında birer parçası olur. Mücadeleyi kazanıp arzularımızın önünü açabilmek için herkesin bir mesleğe ihtiyacı olacaktır. Kimileri hayallerini tamamen mesleğinin üzerine inşa etmiştir, mesleğini seviyordur. İçinde bulundukları mücadeleyi yaşamaya değer meslekleri vardır. Peki ya mesleği ile kişilik yapısı sonuna kadar uyuşmayan kişiler için veya iyi kötü bir işim var deyip gerisini düşünmeye korkan, sorgulamaktan çekinecek kadar bazı şeyleri mecburiyete bağlamış kişiler için durum ne olacak? 
     İşte bu noktada kurulan hayaller, yapılması beklenen planlar hep bir sonraki zaman dilimine emanet edilir. Nedeni ise ‘’vakit yok’’ cümlesinin ağırlığında gizlidir. Bu insanlar kısır bir döngü içinde olduğunu söylerler. Sabah, öğle, akşam yapılan faaliyetler hep saatinde işlemek zorundadır. Aksamalar olduğu takdirde sosyal rollerinden fedakârlık yapması gerektiğini bilirler. Yani mücadeleye karşı hep bir zorunluluk hâkim. Bu yaygın sorunla uğraşan başlıca araştırmacılardan biri olan Christina Maslach tarafından tükenmişlik olarak kavramsallaştırılmıştır. Mesleki tükenmişlik, duygusal tükenme, kendine yabancılaşma ve kişisel başarıların azalması sendromudur. Genellikle hastalarla, müşterilerle ya da hakla yakın ilişkiler kurmayı gerektiren mesleklerdeki çalışanların başına gelir. Tükenmişliğin sonucu olarak ilgisizlik, sabırsızlık, depresyon durumları, umutsuzluk, psikosomatik hastalıklar (psikolojiye bağlı fiziksel rahatsızlıklar), isteksizlik gibi olumsuz durumlar oluşmaktadır. Tükenmişliğin içinde olan insanlar sosyal rollerini yerine getirememektedir. Ne yazık ki böylesi olayları yaşayan birçok insan tüm bu olumsuzlukları göremeyecek kadar yoğun yaşamakta hayatını. Eğer siz de böyle bir durumdaysanız veya çevrenizde bu gibi sıkıntıları yaşayan tanıdıklarınız varsa bir şeylere dur demenin vakti çoktan gelmiş demektir.
     Her insanın kendini tamamlamaya hayallerini gerçekleştirmeye ve yeni ufuklara adım atacak yeterliliğe sahip olması onun en tabii hakkıdır. Ödün verilen şeyler şimdiki zamanımızı etkiliyorsa bir şeyler yolunda gitmiyor, sorgulanmaya değer durumlar var demektir.  Unutulmamalıdır ki her birey kendi varlığını tamamlamaya gelmiştir bu dünyaya. Tükenmeden kendini tamamlayan, hayallerinin en tozpembesini gerçekleştiren insanlardan olma içtenliğiyle… Hoşça kalın.

HAZIRLYAN: S. BÜŞRA DİNÇER / NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ 

KAYNAKÇA: Gerrig, R. Ve Zimbardo, P. Psychology And Life (19. Basımdan Çeviri) G. Sart( Çev.) (2014) Nobel Yayınları

OLUMLU DÜŞÜNCE

      Düşünmek, Yüce Allah tarafından insanlara verilmiş en büyük nimetlerden bir tanesidir muhakkak. Ama önemli olan düşüncelerimiz doğru bir şekilde kullanmak. Peki, sizce düşüncelerimizi kendi yararımız doğrultusunda kullanabiliyor muyuz? 
Olumlu düşünce bir diğer adıyla pozitif düşünce, her zaman her koşulda yapılabilecek iyi bir şeyin olduğuna inanan, insan hayatını pozitif yönde etkileyen bir düşünce tarzıdır. Peki, bu düşünce tarzını hayatımızın tarzları arasına koyabiliyor muyuz? Koymuyorsak bile bu yazıyı okuduktan sonra belki de koymak için çabalayacağız. Pozitif düşünce, düşüncelerimizi olumsuzluklardan arındırma demektir. Günümüzde birçok insan gereksiz yere kafasını olumsuzluklarla dolduruyor ve sonuç hüsran oluyor. Şunu unutmamalıyız ki, biz ne kadar kafamızı olumsuzluklarla doldurursak onlar bir davranışa dönüşürler.

Olumlu düşünmek, çözüm odaklı olmak demektir. Hep en kötüsünü ve sorunları düşünüp durmaktansa, sorun yaratan durumlara farklı pencerelerden bakmaya yönelmek, gerçekleştirilmek istenen hedeflere odaklanmaktır. Bu süreçte, eyleme geçmek için, var olan duruma en iyi olasılığı bulma eğiliminde olmaktır. (Erer ve Erk,2015,s.18)


Fakat bu yaklaşım şu şekilde yanlış anlaşılmamalı; pozitif düşünce, sanki başımıza hiçbir şekilde olumsuz gelmeyecek, her şey yolunda gidecek anlamına gelmez. Aksi takdir; pozitif düşünce, başımıza gelebilecek olumsuzluklara karşı tedbirli olmamızı gerektirir. Hayatımızda mutlu, enerjik, aktif, neşeli olabilmek istiyorsak psikolojik yükümüzü azaltmamız lazım. Bunu da olumlu düşünce metodu ile gerçekleştirebiliriz. Varsayalım ki, işten çıkarmaların başladığı bir müessesede çalışıyorsun, işten en son ayrılan kesinlikle sen olmalısın. Hatta hiçbir zaman ayrılmamalısın. Belki de o şirketi batmaktan sen kurtaracaksın. O zaman bir kahramansın. İşten ayrılan sen olsaydın korkak, beceriksiz, yeteneksiz olacaktın. Olumlu düşüncelerinle kahraman oldun.

Bu konu ile ilgili bir de ‘’kuantum düşünce tekniği’’ diye bir şey var. Aslında bu teknik olumlu düşüncenin temelini oluşturuyor. Kuantum düşünce tekniği diyor ki; gelecekte olmasını istediğin şeyleri düşüncenin gücü ile gerçekleştirebilirsin. Ve bu tekniği açıklayan çok güzel de bir söz var.

‘’Ne düşünürsek onu yaşarız, ne düşünürsek o oluruz.’’

Belki de hayatımızda etkisiz eleman olarak gördüğümüz düşünce, binlerce güzelliğini bizlerin önüne seriyor. Tabi ki, güzel bir şekilde kullanana…

Psikolojide insan biyo-psiko-sosyal bir varlık olarak tanımlanıyor. Yani insanın biyolojik olarak iyi olması psikolojisini ve sosyal ortamını da olumlu yönde etkiliyor. Kısacası bu üç şey arasında doğru orantılı bir bağlantı var. Bizim psikolojik olarak iyi olmamız, yani düşüncelerimizin iyi olması hem sosyal çevremizi hem de biyolojimizi de etkiliyor. Nasıl mı? 

Vücudumuzda ‘’endorfin’’ adı verilen bir hormon var. Bu hormon ‘’mutluluk hormonu’’ olarak tanımlanıyor. Çikolata yiyince ve spor yapınca bu hormonun salınışında artış gözüküyor. Aynı zamanda beynimiz pozitif düşüncelerle iç içe olduğu zaman da bu hormon salgılanmaya başlıyor. Yine insanlar, ne kadar mutlu ve pozitif olurlarsa ‘’nöropeptit’’ denilen protein zincirleri daha sağlıklı olur ve bağışıklık sistemleri daha da güçlenir.

Beynin amigdala bölgesi, duyguların merkezidir diyebiliriz. Amigdala, her düşünceye uygun bir duygu durumu yaratılmasından sorumludur. Her duygu ile amigdaladan kanımıza belirli ve çok güçlü kimyasallar, hormonlar yollanır. Sevinç, üzüntü, korku ve öfke gibi her farklı duygumuzla bağlantılı belirli moleküller salgılanır. Ve kanla birlikte vücudumuzdaki her bir hücreye ulaşırlar. Böylece, tüm bedeni olumlu ya da olumuz duygu içine sokarlar. Bu durumda, benzer duyguları sıkça yaşıyorsak, ne olur? Her gün aynı düşünceleri ve oluşan duyguları yaşamak, bunların sinir sistemi üstündeki izini güçlendirir. Vücudumuz, her biri bir kimyasal olan eroini, nikotini, alkolü arar gibi bu duygulara bağlı hormonları da arar. Âdete bağımlısı oluruz. (Erer ve Erk,2015,s.40)

Sigaraya, alkole, eroine değil de olumlu düşünceye, iyiye, güzelliğe bağımlı olsak daha güzel olmaz mı? Sakın korkmayın size bir zararı olmayacaktır, aksi takdir de yararı olacaktır.

İnsan doğduğunda nötr bir şekilde dünyaya gelmiyor. İnsan doğduğunda iyi ve kötü yönleri ile doğuyor. Değişik kuramcılara göre insan iyi ağırlıklı, kötü ağırlıklı olarak dünyaya geliyor fakat zamanla çevrenin ve sosyal ortamın etkisiyle insanda iyi veya kötü yandan bir tanesi ağır basıyor. Özellikle de gelişim dönemlerinde çocukların aileleri tarafından iyi yönünün çeşitli uygulamalarla öne çıkarılması gerekiyor. Yine ilerleyen zamanlarda bu, okulda öğrenci kişilik hizmetleri çerçevesinde psikolojik danışmanlar tarafından gerçekleştirilmesi gerekiyor. Psikolojik danışmanların bu görevini Ankara Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr.Binnur Yeşilyaprak çok güzel açıklıyor.

‘’İnanıyorum ki her insanın içinde bir iyi, bir kötü yan vardır; bizim görevimiz iyi yanı ortaya çıkarmaktır.’’

Ve tabi de şu konu da çok önemli. Bu hizmetler 39 gün eğitim alarak sözde ‘’rehberlikçi’’ unvanı alan kişiler tarafından değil psikolojik danışmanlar tarafından verilmelidir. Nasıl ilk yardım eğitimi almış bir şoföre sizi ameliyat etmeye kalksa izin vermiyorsanız, bu hizmeti veren kişilerinde psikolojik danışmanlar olmaları konusunda dikkat edin.

Buraya kadar olumlu düşünceyi güzel bir şekilde anlattık. Kimimiz bu şekilde düşünebiliyoruz ve hayatımızdan çok mutluyuz, kimimiz ise bu düşünce tarzını uygulayamıyoruz ve uygulamak istiyoruz. Peki, nasıl uygulanır bu düşünce tarzı?

Sigmund Freud’un öncüsü olduğu psikoanalitik yaklaşıma göre insan davranışlarının kaynağı bilinçaltıdır. Bu yüzden davranışlarımızda bilinçaltının rolü çok büyüktür. Size bir soru sormak istiyorum. Bilinçaltı olumsuzluklarla dolu bir kişiden olumlu bir şey bekleyebilir miyiz? Freud’un bu kuramına göre imkânsız belki de. O zaman yapacağımız ilk şey bilinçaltımızı olumlu bir yapıya kavuşturmak. Bu da, zararsız gibi görünen küçük olumsuz cümleleri yıkıp atmak ve kendi kendine sürekli olumlu sözler söyleyip bilinçaltımızı olumlu yönde çalıştırmakla gerçekleşecektir.

Kararlarımızı alırken kimsenin etkisi altında kalmadan kendimize özgün kararlar vermeliyiz. Çevredekilerin bize karşı söylediği olumsuz sözleri aldırmamalıyız. ‘’Sağır Kurbağa’’ öyküsü bu maddeyi çok güzel özetliyor.

Kurbağalar bir gün yarışma düzenlemiş. Hedef; çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiç biri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş: ”Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar! ‘Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış: ”Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar! ‘Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş; ”Bu işi nasıl başardın?” diye. O anda farkına varmışlar ki; Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

Siz de, hayallerinizi gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyen söz ve kişilere karşı hep sağır kalın. Olumsuz düşünen insanları duymayın!

Elinizdekilerin farkına varın.

Gözde canlandırma tekniklerini uygulayın. İstediğiniz durumu sürekli gözünüzde canlandırın.

Arkadaş ortamınızda size güven verecek olumlu cümleler kullanın. ’’yapabilirim, mümkündür’’ gibi.

Yüzünüzdeki tebessümü hiçbir zaman azaltmayın.

Olumsuz olaylardan olumlu sonuçlar çıkartın. Olumsuz olay, geçmişten günümüze kadar bütün insanların başına gelmiştir. Başarılı insan da olumsuz bir olay yaşamıştır. Aslında onu başarılı yapan başına gelen olumsuzluktan bir ders çıkartmasıdır.

Zihninizde istenmeyen düşünceler belirdiğinde onları yok etmeye çalışın.

Umutlu ve olumlu düşünen kişilerle birlikte olmaya özen gösterin. Arkadaşlarınızı bu kişilerden seçmeye çalışın. Kötümser arkadaşlardan uzak durun.

Sportif faaliyetlerde bulunun.
Umarım bundan sonra ki hayatınız pozitif düşüncelerle dolu bir şekilde geçer ve hayatınızda hep mutlu olursunuz. 
Kaynakça

Erer, Ş. and Erk, S. : Olumlu Düşünce El Kitabı, Ulak Yayıncılık, İstanbul, 2015
​Olumlu Düşünce

Ömer Faruk AKBULUT

Ahi Evran Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Ana Bilim Dalı

TOPLUM DIŞI KİŞİLİK BOZUKLUĞU(SOSYOPAT)

   Deneklerden biri, bıçakladığı bir soygun kurbanının aldığı yaralar sonucunda üç ay hastanede yatması nedeniyle herhangi bir pişmanlık duyup duymadığı sorusu üzeri: “Gerçekçi olun; o hastanede birkaç ay geçiriyor, ben ise burada çürüyorum. Onu biraz kestim, öldürmek isteseydim, boğazını keserdim. Ben böyle bir adamım, ona biraz şans verdim.
”Aynı deneğe suçlarının herhangi birinden pişmanlık duyup duymadığı sorulduğunda da, “hiçbir şeyden  pişman değilim” yanıtını vermistir.

 Toplumdışı kişilik bozukluğu; başkalarının haklarını umursamama ve çiğneme genel örüntüsü gösteren kişilik bozukluğunun ana özellikleridir. Çocukluk yıllarında ya da ergenlik yıllarının başlarında başlayan ve erişkinlik yıllarına doğru uzanır.
 Bu tanının konabilmesi için kişinin en az 18 yaşında olması ve 15 yaşından önce davranım bozukluğunun* bazı belirtilerinin olduğuna ilişkin bir öyküsünün olması gerekir.

 Toplumdışı kişilik bozukluğu olan kişiler, yasalar ve toplumsal kurallara uymazlar. Kişisel çıkarları ya da zevk almak için başkalarına zarar verirler. Ani kararlar alırlar, kolay kızma ve saldırgan olma eğilimi gösterirler. Kendilerinin ve başkalarının güvenliğini umursamazlar. Sorumsuz davranışlar sergilerler.  

 Sosyopat özelliği gösteren kişiler, yaptıklarının sonuçlarından ötürü çok az pişmanlık duyarlar. Başkalarını yaralamış olmaktan, başkanlarına kötü davranmış olmaktan ya da hırsızlıktan ötürü bir kaygı duymazlar. Yaptıklarının yüzeysel mantığını düşünürler. (“hayat zaten adil değil,  büyük balık küçük  balığı yer” vb.)

 Mahkumlardan  Ted Bundy yaptığı birkaç görüşmede doğrudan suçluluk duygusuna değinmişti: “Suçluluk duygusu mu? Bu insanları denetlemek için kullandığımız düzenektir. Bir yanılsamadı. Davranışımızı denetlemenin, suçluluk duygusunun bu sıra dışı kullanımında çok daha iyi yolları vardır.” Demiştir.

 Toplumdışı kişiliği bozukluğu olanlar, genellikle davranışlarının sonuçlarını  ortada kaldırmaya çalışmazlar ve davranışlarını düzeltme yoluna girmezler.

*Davranım bozukluğu, başkalarının temel haklarının yaşına uygun başlıca toplumsal değerlerin ya da kuralların hiçe sayıldığı, yineleyici ve sürekli bir davranış örüntüsüyle giden ruhsal bozukluk. İnsanlara ve hayvanlara karşı saldırganlık belirtileri gösterir.

    -Antisosyal Kişilik Bozukluğu,  Dr. Robert D. Hare

    -Psikiyatri sözlüğü,  Prof. Dr. Ertuğrul Köroğlu

                                                                             Esmanur Akman

                                                                                  KTMÜ   PDR-2

BİZ VE MÜZİK: DUYU ORGANLARIMIZ VE PSİKOLOJİ 2

image001.png

Bir önceki yazımda renklerin insan psikolojisine olan etkilerini araştırmış ve elde ettiğim verileri sizlerle paylaşmıştım. Sonra aklıma gelen bir fikir üzerine tüm duyu organlarımızın psikoloji üzerindeki etkilerini araştırıp, var olanlarla ilgili bulabildiklerimi sizinle paylaşmak istediğime karar verdim.

Şimdi birlikte düşünelim, her gün duyduğumuz seslerin ve bizi nasıl etkilediklerinin ne kadar farkındayız? Peki ya duyduğumuz seslerin hiçbiri olmasa hayatımızda? Ağaçtaki kuşun sesini duymasak mesela. Yoldan geçen bir arabanın sesi, musluktan akan suyun sesi gelmese, müziği hiç duymasanız ya da. Ne hissederdiniz?

Sesleri birbirinden bağımsız ve akortsuz halde duyulduğunda gürültü olarak tanımlanan müzik aletleri bir araya geldiklerinde muhteşem bir müzik oluşturabilirler. Müzik bize ulaştığında nasıl hissederiz hiç sordunuz mu kendinize? Rahatlamış, dinlenmiş, heyecanlanmış, üzgün… Cevaplar elbette kişiden kişiye farklılıklar taşıyacaktır. Siz kendinize sorun; müzik size nasıl hissettiriyor, sizi nasıl etkiliyor? Bende genel olarak elde edilmiş bulguları sizin için sıralayayım.

Söze müziğin insan yaşamındaki önemiyle ilgili Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün şu sözlerini aktararak başlamak istiyorum; “Hayatta müzik lazım değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzik ile ilgisi olmayan varlıklar insan değildirler. Eğer söz konusu olan hayat insan hayatı ise müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat zaten mevcut olamaz.”

  • Müzik Beyin Dalgalarımızı Düzenleyebilir

Beyin dalgaları hem müzik hem de kişinin kendi çıkardığı seslerle değiştirilebilmektedir. Belli türdeki müzikler veya özel sesler beyin dalgalarını yavaşlatıp rahatlamayı kolaylaştırdığı gözlenmiştir.

Beyinle ilgili araştırmalar müziğin özellikle beynin sağ yarıküresine hitap ettiğini göstermektedir. Beynimizin sol yarıküresi genellikle mantıksal işlevleri yerine getirirken sağ yarıküre daha çok sezgisel ve yaratıcı aktivitelerle ilişkilidir. Bu yüzden evde işte ya da okulda çalınan müzik beynin sol yarıküresiyle sezgisellikten sorumlu olan sağ yarıküresi arasında dinamik bir dengenin oluşmasını sağlayarak yaratıcılığı artırıcı bir rol oynayabilir.

Eğer bir iş yaparken dikkatinizin dağılmaya başladığını ve hayallere daldığınızı fark ederseniz on ya da on beş dakika kadar Mozart ya da Bach gibi bestecilerin müziklerini veya barok döneme ait bir müziği dinlerseniz zihninizin tekrar yerine gelmesi ve dikkatinizi toparlamanızı sağlayacağı tavsiye edilmektedir.

  • Müzik Nefes Alış-veriş Hızımızı Etkiler

Normal bir durumda otururken nefes alış-veriş hızımız düzenlidir. Ancak karşılaştığımız farklı durumlarda bu hız artabilir veya azalabilir. Dinlediğimiz müziklerde farklı duygusal ve fiziksel etkiler meydana getirdiği için nefes alıp verme hızımızı etkiler.

  • Müzik Kalp Atışımızı Nabzımızı ve Kan Basıncımızı Etkiler

Müzik tıpkı solunumda olduğu gibi kalp atışı ve kan basıncı üzerinde de etkilidir. Çünkü insan kalbi sese ve müziğe kolaylıkla ayak uydurabilir. Nabzımız müzikle ilgili frekans, tempo ve ses yüksekliği gibi niteliklere tepki verir ve sesin ritmine ayak uydurmak için hızlanır ya da yavaşlar. Müzik ne kadar hızlıysa kalbimiz o kadar hızlı atar, müzik ne kadar yavaşsa kalp de o kadar yavaş atar. Nefes alış-veriş hızı gibi daha düşük bir kalp atışı daha az fiziksel gerilim ve stres yaratır zihni sakinleştirir ve bedenin kendi kendisini iyileştirmesine yardımcı olur. Unutmayın! Müzik doğal bir kalp atış düzenleyicisidir.

  • Müzik Beden Isısını Etkiler

Bir kapı gıcırtısı, mutfaktan aniden gelen tencere-tabak sesi ve diğer ürkütücü sesler soğuk terler dökmemize ve tüylerimizin diken diken olmasına yol açabilir. Özellikle filmlerde bu tür ses efektlerinden oldukça sık biçimde yararlanılmaktadır. Film müzikleri ve filmlerde kullanılan ses efektleri filmdeki sahnelerin duygusal etkisini artırmada hayati bir rol oynar. Film izlerken karşınızda yalnızca görüntüler ve sesler vardır ve filmi izleyen kişi bu verilerden yola çıkarak kendi içinde hisler oluşturur. Bütün sesler ve müzikler beden ısısını dolayısıyla da ısı değişikliklerine uyum sağlama yeteneğimizi az da olsa değiştirmektedir. Soğuk bir kış gününde özellikle güçlü vuruşları olan sıcak ve hoş bir müzik dinlemek ısınmamıza yardımcı olacaktır. Yazın sıcak günlerinde ise daha uçuk ve soyut bir müzik bizi serinletebilir.

  • Müzik Hafızayı ve Öğrenmeyi Güçlendirebilir

Belli tür müzikler kişiye göre değişmekle birlikte konsantrasyonu artırarak öğrenmeyi kolaylaştırabilmektedir. Arka planda Mozart ya da Bach gibi hafif ve ağır tempolu müzikler çalması bazı bireylerin daha uzun süre konsantre olmasını sağlayabilmektedir. Çalışırken özellikle barok müzik dinlemek yazıları şiirleri ve yabancı dildeki sözcükleri ezberleme yeteneğini artırabilmektedir.

Müzikle Tedavi

Tüm bunların yanı sıra insanlar ruhsal ve bedensel rahatsızlıkları ortadan kaldırabilmek için yüzyıllar boyu çeşitli tedavi yöntemleri kullanmışlardır. Müzikle tedavi de, yerini günümüze kadar koruyabilen bir tedavi yöntemidir. Bireylerin yaşantılarında ve tedavi süreçlerinde büyük önem taşıyan müzikle tedavinin geçmişi de, Afrika, Amerika, Asya, Avrupa ve birçok Türk medeniyetlerine kadar uzanmaktadır.

Tıp biliminin alt alanlarını oluşturan onkoloji, kardiyoloji, nöroloji ve pediatri gibi bilim dallarında karşılaşılan hastalıkların tedavilerinde müziğin yardımcı bir tedavi aracı olarak kullanılması, hastalıkların tedavi sürecini olumlu yönde etkilemektedir. Bunların yanı sıra müzikle tedavi, sosyal ilişkilerin geliştirilmesi, kendine güvenin yeniden kazandırılması, fiziksel egzersizler ve motor kontrol konsantrasyonun arttırılması için psikiyatri hastanelerindeki programların bir öğesi olmuştur. Örneğin, Avusturya Meidling Klinik’te çalışmakta olan Dr. Gerhard Kadir Tuçek, komadaki hastalara Türk müziği dinlettiklerini ve yoğun bakımdaki hastaların çoğunda da olumlu sonuç aldıklarını belirtmektedir. Meidling Klinik’te yoğun bakımda tedavi görmekte olan hastalara, her gün 20–30 dakika arasında dinletilen Türk müziği ya da Klasik Batı müziği sonucunda, hastaların kımıldatamadıkları organlarını çalıştırabildikleri ortaya çıkmıştır.  

KADRİYE ULUS – ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ

 

Kaynakça

Görsel Kaynakça

https://www.google.com.tr/url?sa=i&rct=j&q=&esrc=s&source=imgres&cd=&cad=rja&uact=8&ved=&url=http%3A%2F%2Fwww.cin.uni-tuebingen.de%2Fnews-events%2Fbrowse-all-events%2Fdetail%2Fview%2F338%2Fpage%2F1%2Fconference-international-symposium-on-music-performance-art-and-neuroscience-in-dialogue.html&psig=AFQjCNEoeKCjFE6gwgNwFfKzRy7az4NR1Q&ust=1471615530527716  (18.08.2016)