ÇOĞUNLUĞUN RENGİ: AZINLIK

Titreyen ellerimde bir fincan kahve, zar zor aldığım nefesimi tamamen kesmek isteyen kravat ve etrafımı çevreleyen şık giyimli insanlar… Ortamdaki gergin hava içerdeki bütün oksijeni tüketmiş gibiydi. Az önce söylenenleri idrak ettikçe duvarların bana gitgide yakınlaşıyor ve ben aralarında sıkışıp kalıyor gibiydim. Annemin, babamın, kız kardeşimin gözlerinin içinde tanımlayamadığım bir duygu vardı. Son iki yılda yaşadıklarım zihnimin derinliklerinden çıkıp yüreğime oturdu. Hayatımın aşkı dediğim Leyla’yla tanışmam, sevgi dolu anılarımız ve ömrümü ömrüne katmak isteyecek kadar bağlanışım… Hayatlarımızı birleştirmek için attığımız ilk adımda yolumuz tıkanmıştı. Babası karşımdaydı ve haklı olduğuna inandığı bir sebepten dolayı bu işin olmayacağını anlatıyordu. Doğduğumdan beri yarım yamalak bir hayat yaşamama neden olan şey yine karşıma dikilmişti. Bu topraklardaki çoğunluktan farklı bir ırka sahip olmam bana hep olumsuz yaşantılar getirmişti. Ama bu olay 25 yıldır yaşadıklarımın toplamından bile ağır geliyordu. Ben şaşkınlığımı yaşarken babam konuşmaya başlamıştı ve ne kadar konuşulursa konuşulsun uzlaşmaya varılamamıştı. Konunun nasıl kapandığını ve evden nasıl ayrıldığımızı hatırlamıyorum. 
   Bütün yaşanılanları düşünmek adına kendi içime çekildim bir süre. O akşam söylenenler beynimin içinde günlerce yankılanıp durdu. Bu konuda yaşadığım tüm olumsuz yaşantılara karşı içimde dindiremediğim bir öfke vardı. Dürüst ve güvenilir insan olmanın yüce bir azınlık sayılabileceği bu devirde insanlar çoğunluğun dışında kalan ırk ve inançları yerilmesi gereken azınlıklar sayıyor ve çoğunluğun gücüne dayanarak azınlık saydıkları bu kesimleri ezme hakkını kendilerinde bulabiliyorlardı. Geçmiş yaşantıları hatırlayıp öfkemi besliyordum. Anlamadığım nedenlerden dolayı farklı tavırlara maruz kalarak ve kendimi değersiz hatta lanetli görerek geçirmiştim çocukluğumu. Çoğunluğun baskısı ait olduğum azınlığın kültürünün kötü olduğunu hissetmeme neden oluyordu. Ergenlik yıllarımda ırkımdan, anadilimden, kültürümden utandığım için gerçek kimliğimi gizlemeye çabalamıştım. Gençlik zamanlarımda bir dostumun desteğiyle karakterim ve düşüncelerim oturmaya başlamıştı. Irkını kabullenen, asimile olmamak için çabalayan birine dönüşmüştüm fakat geçmiş yaşantıların bana en kötü mirası; çekingen, hakkını aramada zorluk çeken, pasif bir kişilik olmuştu. Leyla’nın hayatıma girmesiyle bütün o yaralar kabuk bağlamaya başlamıştı ama şimdi merhemim olan Leyla yoktu. Bense hayata daha yaralı ve daha umutsuz devam etmek zorundaydım.

   O akşamdan sonra sayamadığım kadar gün geçti. Öfkem yerini özleme bıraktı. O akşamdan sonra Leyla’yla hiç konuşmamıştık ve ben onun ne düşündüğünü ne hissettiğini deli gibi merak ediyordum. Aramaya, sesini duymaya çok ihtiyacım vardı ama cesaretim yoktu. Korkak bir yol seçerek duygularımı, düşüncelerimi, sorularımı mesaja döktüm ve gönderdim. Güzel anılarımızın verdiği umut ve o akşam yaşanılanların verdiği korku arasındaydım ve cevap bekliyordum. Saatler sonra geldi cevap, açarken yüreğim bir kuş gibi çırpınıyordu. Yıllarımızı, duygularımızı, anılarımızı kısacık bir mesaja sığdırmıştı; “Geç de olsa babamın haklı olduğunu anladım, kendimize uygun insanlarla hayatlarımıza devam etmemiz gerektiğine inanıyorum. Hoşça kal.” 

   Nasıl oluyordu da sevgi denilen saf duyguyu bile çoğunluğun ezici gücü yönlendirebiliyordu ve azınlık olan her zaman ezilmeye mahkum muydu?

Kübra Şahin – Eskişehir Osmangazi Üniversitesi

Albert Camus- Yabancı Kitabının Analizi

Kitap İnceleme Planı

Kitabı tanıtan ve eleştiren yazarın adı ve soyadı: Havva Merve BEKTAŞ

Kitabın Kimliği

Kitabın Adı: Yabancı
Yazarın Adı: Albert CAMUS
Yayın yeri ve yayıncı: CAN Yayınları
Yayımlanma tarihi: 1942
Sayfa sayısı: 111
Fiyatı: 10 tl

Kitabın Eleştirisi

Amaç:
Varoluşçuluğun önemli bir kavramı olan “Saçma” nın etrafında şekillenen bu kitabın temel amacı kişilerin topluma, kendine; ölümü bile kabul edebilecek kadar hayata, kısacası tüm varoluşa nasıl yabancılaştığının kitabın hiçbir kısmında ismi verilmeyen ana karakter aracılığıyla aktarılmasıdır.

albert_camus_373

İçerik:

“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum” cümlesiyle çarpıcı bir başlangıç yapıyor yazar. Karakterin annesinin cenazesi karşısında gösterdiği soğukkanlı tavırları “Annemi elbette çok severdim; ama bu bir şey ifade etmezdi ki. Sağlıklı bütün insanlar, sevdiklerinin ölümünü az çok arzu etmiştir.” cümleleriyle açıklaması bizi ilginç bir hikayenin beklediğinin habercisidir.

Asıl adını hiçbir şekilde öğrenemesek de soyadı Meursault olan karakterimiz annesinin cenazesinden sadece bir gün sonra Marie adında bir sevgili bulur ve her fırsatta buluşmaya denize gitmeye başlarlar. Meursault’un, Raymond adlı belalı bir komşusu da vardır. Bir gün sevgilisi, Meursault ve Raymond sahilde gezerken komşusunun belalısı olan araplarla karşılaşırlar çıkan hengamede yanlışlıkla bir arabı öldürür. Bundan sonra mahkeme süreci ve iç hesaplaşmalar başlar. Kahramanımızın duruşması herkesin ilgisini çeker. Mahkeme sürecinde sık sık annesinin cenazesi karşısında gösterdiği tavırla ilgili suçlanacaktır.

Meursault mahkeme sırasındaki “Bu işin benim dışımda görülüyor gibi bir hali vardı. Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu (…) İyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. Kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım.” Düşünceleri bize yabancılaşma kavramını çok iyi anlatmaktadır.

Mahkeme kararı ile idam edileceğini öğrendikten sonra Camus’nun karakterine söylettiği ‘Herkes bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir, aslında 30 ya da 70 yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim, çünkü her iki halde de gayet tabii olarak başka erkekler ve kadınlar yine yaşayacaklar ve bu binlerce yıl devam edecektir (…) İnsan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve ne zaman olacağının önemi yoktur’ sözleri, çağdaş nihilizmin “saçma” kavramı altında irdelenmesidir.

Kitap boyunca dünyanın boş ve manasız olduğu vurgulanır. Bunu düşünmek çok yorucu, hayattan bezdiricidir bu yüzden yaşamın rutinliği karşısında, makineleşmiş bir dünyada makineleşmiş insan, ölümü bile rahatlıkla kabul eder. Hayat yaşamaya değmez. Yabancı’yı okurken, bütün olağan dışılığına rağmen öykünün doğallığı, kahramanın ölümü kabullenişindeki doğallık bizi rahatsız eder.

Dil ve Üslup:

Yazar, gayet basit ve anlaşılır bir dille kitabını yazmıştır. Kitap boyunca Varoluşçuluk akımının etkisini görsek de dili kullanmaktaki ustalığı okuru hiçbir şekilde sıkmamaktadır.

Değerlendirme:

Kitap hakkında genel bir değerlendirme yapılacak olursak bir solukta okunabilecek oldukça akıcı bir kitaptır. Yazar topluma, kendine, ölümü bile kabul edebilecek kadar hayata, kısacası tüm varoluşa yabancılaşmayı oldukça yalın bir dille anlatır.

Çağımızda pek çok kişinin yaşadığı ama ifade etmekte zorlandığı “yabancılaşma”yı Camus’nun 1942’de yazdığı kitapla ifade etmeyi kolaylaştırması kitabın okurları için en önemli katkıdır.

Bir çırpıda okunabilmesine rağmen üzerinde uzunca bir süre düşünülebilecek derinlikte bir kitaptır.

Tüm bunların yanı sıra ülkemizde Zeki Demirkubuz’un 2001’de çektiği “Yazgı” filmi bu kitaptan esinlenmiştir.

Dünyada da 1967’de Luchino Visconti’nin çektiği “Lo Straniero” filminde bu kitaptan esinlenirken; Çizgi roman yazarı Steve Gerber, “Howard the Duck” eserinde karakterinin mizah anlayışını Mersault’a borçlu olduğunu söyler.
Müzik dünyasında da The Cure grubunun “Killing An Arab” şarkısı kitaba bir göndermedir.

“Talladega Nights: The Ballad of Ricky Bobby”, “Jarhead”, “Jacob’s Ladder”, “Life of Pi” filmlerinde filmdeki karakterlerin bu kitabı okuduğu görülmektedir.

Tüm bunlar bir arada düşünüldüğünde kitabın ne kadar etkileyici olduğu gözler önüne seriliyor.

Kaynakça:

15.10.2016 tarihinde erişim sağlandı https://tr.wikipedia.org/wiki/Yabanc%C4%B1_(Albert_Camus_roman%C4%B1)
15.10.2016 tarihinde erişim sağlandı http://kitap.yazarokur.com/yabanci

DİE WELLE (DALGA) / TEHLİKELİ OYUN

DALGA DALGA BÜYÜYEN GÜÇ

2008 | Almanya | 107’ | Dram, Gerilim | IMDb:7,6

ÖZET

Anarşi dersini vermeyi beklerken otokrasi dersini vermek zorunda kalan tarih öğretmeni ile proje dersinde otokrasi dersini seçen öğrencilerin bir haftalık ders sürecini izliyoruz. Öğretmenimiz Rainer Wenger, öğrencilerinin “Almanya’da bir daha diktatörlük olmaz” düşüncelerini fark ettiğinde, bu cümleyi bir daha düşündürten bir oyun(!) oynamaya karar veriyor.

DEĞERLENDİRME

Film, Üçüncü Dalga adlı Amerika’da bir lisede demokratik toplulukların bile faşizme bağışıklı olmadıklarını göstermek amacıyla, Rone Jones adlı bir tarih öğretmeninin yaptığı sosyal deneyden uyarlanıyor. İki yönüyle deneyden farklılaşıyor: Almanya’da geçmesi ve sonunun değiştirilmesi.

ghhj.png

İlk derste demokratik bir şekilde öğretmenleri Wenger lider olarak seçiliyor. “Disiplin aracılığıyla güç” anlayışıyla belirlenen ilk kurallar: saygı ifadesi olarak Bay Wenger demek, konuşurken fiziksel sebeplerle daha iyi hissedildiği için ayağa kalkmak. Liderin gerekçe vererek kuralları mantıksal bir düzleme oturtması, kuralların sorgulanmadan benimsenmesini sağlıyor. İkinci gün “Birlik aracılığıyla güç” olup ayaklarını aynı anda sağ-sol yere vurarak alttaki anarşi sınıfına güçlerini gösteriyorlar. Yeni oturma düzeninde iyi ve kötü notlu öğrencilerin yan yana birbirini desteklemesiyle birlikte güçlenmek amaçlanıyor. Birliğin tanınması için tek tip(beyaz gömlek ve kot) giyiniyorlar. Üçüncü gün isimleri(die welle), dalga şeklinde bir amblemleri ve internet sayfaları oluyor. “Eylem aracılığıyla güç” için amblemi şehrin farklı yerlerine basıyorlar. Dördüncü günde bir selamlaşmaları oluyor. Tüm bunlar sadece dört günde, büyük bir hızla gerçekleşiyor.

En küçük toplumsal yapı olan ailede varlığı görülmeyen, beraberlik duygusunu hissetmeyen kişiler, içinde yer alabileceği bir grup bulduğunda, ait olma ve birliktelik duyguları gruba bağlanmalarının en güçlü nedeni olabiliyor. Bunu Marco’nun beyaz gömlek giymesini beraberlik duygusuyla açıklaması ve Karo’nun bu duyguyu sağlıklı ailesinden bildiğini ama kendisinin bilmediğini belirtmesinde görüyoruz. Bir başka örnek olarak Tim, ailesinde yok sayılan, okulda dalga geçilen bir bireyken Dalga’nın içinde var oluyor, görünür oluyor ve kendi olabildiği bu gruba kendini adıyor. Grubu kaybetmemek ve korumak için her türlü tehlikeyi göze alıyor: silah alıyor ve saldırıya uğradıkları anarşist gruba karşı arkadaşlarını koruyor, liderini korumak için nöbet tutuyor.

Karo karakteri ilk günler disiplinin, kuralların olmasının etkisine kapılıyor; çünkü ailesi ve kız kardeşinin disiplinsiz davranışlarına tahammül edemiyor. Dalga büyüdükçe grup üyesi olmak bireyselliğin önünü geçtiğinde dersten ve gruptan ayrılıyor. Dalga’nın herkes için tehlikeli bir hal aldığını, öğretmenin kontrolü yitirdiğini herkese anlatmaya çalışıyor.

Dalga’dan gelen güç grup üyelerinin şiddet eğilimini arttırıyor: Sinan rakip oyuncuyla kavga ediyor, maçta Dalga’yı destekleyen ve rakip takımın seyircileri kavga ediyor, Rainer eşiyle öfke dolu cümlelerle tartışıyor, Marco Karo’ya sinirlenip tokat atıyor.

Son gün Wenger herkesi  toplayıp ‘Hitler’ gibi giriş yapıyor. Karşılarında kim durursa Dalga’yla yerle bir edeceklerini söyleyerek, gruba karşı çıkan Marco’yu hain ilan ediyor, sahneye getirin emrini veriyor. Coşkulu gruba “Bu haine ne yapalım” diye soruyor. Getirenlerden birine soruyu tekrar yönelttiğinde, emirleri uygulayan Nazi askerlerini anımsatırcasına, “sadece söylenileni yaptım” cevabını veriyor. Rainer, işte diktatörlükte böyle yapılır diyerek fazla ileri gittiğini ve Dalga’nın bittiğini açıklıyor. Dalga’yı hayatı olarak gören, varlığını dalgayla özdeşleştiren Tim ona inanmayan herkese ders verircesine silahıyla; önce arkadaşını vuruyor, sonra intihar ediyor.

Son sahnede Rainer’in polis arabasında kameradan seyirciye bakışı, herkesin içinde olan dalga dalga büyüyebilen ve büyüdükçe kontrolsüzleşen gücün tehlikesi karşısında yaşadığı şaşkınlığı, çaresizliği ve dehşeti ifade ediyor gibi.

Kaynak:

  1. Üçüncü Dalga Deneyi hakkında:

http://olagansuphelilerr.blogspot.com/2015/01/ucuncu-dalga-deneyi-ve-tehlikeli-oyun_16.html

Marmara Üniversitesi

Sehile KURT

Evrimsel Psikoloji

48_what-is-epgif
Temelini açık bir şekilde Charles Darwin’den ile en iyinin hayatta kalması kavramını ortaya atan Herbert Spencer’dan alan ve psikolojideki en yeni yaklaşımlardan biri olan evrimsel psikoloji; bellek, algı, dil gibi psikolojik özellikleri modern evrimsel bir bakış açısıyla inceler. Evrimsel psikologlar, sosyal ve kültürel güçlerin öğrenme aracılığı ile insan davranışlarına olan etkilerini reddetmeyerek insanoğlunun doğumdan başlayarak evrim ile şekillenmiş belli davranış kalıbı eğilimlerine sahip olduğunu dile getirmektedirler.
Evrimsel psikoloji ile uğraşan psikologlar genel olarak dört temel sorunun kaynağını bulmaya çalışmaktadırlar:
1. İnsan zihninin şu andaki durumunu açıklayan şey nedir; şu anda bulunduğu duruma gelmesi için nasıl şekillenmiştir?
2. Zihnin bileşenleri,parçaları ya da süreçleri nasıl tasarlanmakta ve organize olmaktadır?
3. Zihin fonksiyonları nelerdir? Ne yapmak için tasarlanmıştır?
4. Belli bir davranışı üretmek için çevrede gelen uyarılar ile genetik olarak belirlenmiş zihinsel eğilimler nasıl bir etkileşim içine girmektedirler? (Schultz,2007)

Arslan(2008)’ e göre ise evrimsel açıdan insan zihnine ilişkin mekanizmaları anlamaya çalışmak “evrimsel psikoloji” nin temel hedefidir ve bunu birçok farklı disiplinden gelen bilgileri bir araya toplayarak gerçekleştirmektedir. Sonuç olarak evrimsel psikoloji yaklaşımı, günümüzde oldukça popülerleşen ve yeni doğrultular üzerinde ilerlemeye devam güncel bir psikoloji yaklaşımıdır.

psychology-710x380-660x330
Evrimsel psikolojinin bilim dünyasının ilgisini çekmesi epey bir zaman alması ile beraber günümüzde disiplinler arası bir çok alan tarafından bilinmekte ve popülaritesini giderek artırarak yaygınlaşmaktadır. PsycINFO veri tabanından alınan bilgiye göre evrimsel psikoloji alanında yapılan yayın sayısı 1985-1992 yılları arasında 29 iken, 1993-2000 yılları arasında yapılan yayın sayısı 331’dir (Durrant ve Ellis, 2002). Bu göstergeler özellikle psikoloji içerisinde evrimsel bakış açısının zamanla ne kadar önem kazandığının niceliksel bir kanıtıdır. 2000 yılından sonraki dönemde yapılan yayın sayısı ise önceki değerlerden daha fazladır ( Webster, Jonason, ve Schember, 2009).

Sonuç olarak günümüzde evrimsel psikoloji, kendi meşrutiyetini savunma aşamasını tam olarak geçtiği zaman, diğer evrimsel ve disiplinler arası yaklaşımlarla beraber birçok temel insan davranışı örüntüleri hakkında tutarlı yorumlar sağlama ve insan olmanın ne manaya geldiğine ilişkin yeni bulgular üretme konusunda son derece irtifa sahibi olacaktır.

Kaynakça
1. Schultz,D., Schultz,S (2007). Modern Psikoloji Tarihi (Çev. Aslan Y.). İstanbul:Kaknüs Yayınları
2. Arslan,S. (2008). Yeni Doğanı Babaya Benzetme Eğiliminin Evrimsel Psikoloji Açısından Değerlendirilmesi. Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Yüksek Lisans Tezi,İzmir.
3. Webster, G. S., Jonason, P. K., & Schember, T. O. (2009). Hot topics and popular papers in evolutionary psychology: Analyses of title words and citation counts in Evolution and Human Behavior, 1979 – 2008. Evolutionary Psychology, 7 (3), 348-362.
4.https://tr.wikipedia.org/wiki/Evrimsel_psikoloji
Hatice Vildan Yıldız
Yıldız Teknik Üniversitesi

ÇOCUK İSTİSMARI NEDİR?

d

Liseli kıza tecavüz suçuyla tutuklandı.’, ‘5 yaşındaki çocuğu taciz etti, 25 yıl hapis cezası aldı.’, ‘Çocukları dilendiren çete yakalandı ‘  vb. türden haberlere  maalesef sık sık rastlıyoruz.

Evet, sadece yetişkinler değil, çocuklar da cinsel saldırılara uğrayabilirler.

İstismar, amacı dışında, iradesi dışında kullanma, kötüye kullanma anlamlarına gelir. Cinsel istismar ise yetişkin bir kişinin kendi cinsel zevk ve arzusu için tatmin aramanın sonucunda ortaya çıkar. Çocuğun isteği ve iradesi dışında kötüye kullanımı da çocuk istismarı olarak adlandırılır. Çocukların istek dışı işlere zorlanması, onların çalıştırılması, onlar üzerinden kazanç sağlamayı amaçlayan eylemler, çocukların dilendirilmesi vs. çocuk istismarına girer.

Dünya Sağlık Örgütü  ise çocuk istismarını şu şekilde  tanımlar: “Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir.”

Yetişkinlerde cinsel saldırı kavramı kullanırken, çocuklar için cinsel istismar kavramı kullanılmaktadır. Çünkü 15 yaşın altındaki çocuklarda kendilerine karşı yapılan cinsel davranışlar  konusunda rızası söz konusu olamaz.Çocuklar yetişkinler tarafından kandırılabilir, yanıltılabilir, kafaları karıştırılabilir.Bu nedenle çocuk ben istedim dese bile hukuken hiçbir önemi yoktur. İstismarcı ceza almaktan kurtulamaz. 

Bilmeliyiz ki her yaştan, her ırktan, her etnik gruptan ve her ekonomik zeminden çocuklar kolayca cinsel istismara maruz kalabilir. Çocuk cinsel istismarına erkek ve kız çocukların tamamı, her semtte,  ve her cemiyette ve her ülkelerde dünyanın her yerinde maruz kalabilirler.

İstismar öğretmen, bir akraba ya da anne baba tarafından fark edilebilir.

j

Bir çocuğun cinsel istismarı; vücutta kanama veya çürükler gibi, fiziksel, görünür etkileri olmayabilir,  bu durum da çocuğun kullandığı sözcüklere ve davranış değişikliklerine bakılmalıdır. Örneğin içe kapanma, uyku bozuklukları, kendine zarar veren davranışlar, aşırı cinsellik içeren sözler   çocuğun istismara verdiği tepkiler olabilir.

Eğer tepkilerden de emin olunamıyorsa çocukla konuşmaya çalışılmalıdır. Çocuğa çevresindekilerin nasıl davrandığını sorulmalıdır. Sonrasında istismar fark edilirse  çocuğun fiziksel güvenliği sağlanıp bir sosyal hizmet uzmanı veya psikolojik danışman ile görüşmesi sağlanmalıdır.

Her anne-baba çocuğuna cinsellik konusu doğru şekilde bilgilendirmelidir. Yoksa çocuk bu konuları başkalarından anne-babanın istemediği biçimde öğrenecektir. Daha da önemlisi kendisini savunmasız ve çaresiz bulacağı bu öğrenme sürecinde  çocukta utanç ve korku gelişeceğinden belki de çocuk yıllarca cinsel istismara maruz kalacaktır. 

KAYNAKLAR :

  1. Doğan,İ.(2014). Sosyoloji Kavramlar ve Sorular,Ankara: Pegem Akademi Yayınları.

  2. http://www.psikososyalhizmet.com/cinselistismar

                                                                                                   Büşra Yılmaz

TATMA; DUYU ORGANLARIMIZ VE PSİKOLOJİ 4

Açık bir biçimde yeme, yaptığımız en önemli davranışlardan biridir ve aynı zamanda en haz verici olandır. Bir canlının öğrendiği şeylerin çoğu yiyecek temin etmek için olan sürekli bir mücadele tarafından güdülenir, bu nedenle beslenme gereksinmesi şüphesiz türümüzün evrimsel gelişimi tarafından şekillenmektedir.

images-1

Sabah, öğlen, akşam yahut ara saatlerde karnınızdan gelen gurultular dikkatinizi yemeklere yöneltir ve öncelik gurultuları bastırmak olur. Peki, açken nasıl hissedersiniz? Agresif, yorgun, mutsuz… Rotamız mutfak olurken yiyecekleri neye göre seçeriz? Tatlarına göre elbette.

Tat alma duyusu ise yeme davranışımız ile ilişkilidir, bu duyu ağzımıza koyduğumuz yiyecekleri doğal olarak tespit etmemize yarayan bir yöntemdir. Bir maddenin tadını almak için dilimizde tat alma reseptörlerinin uyarılması ve tükürükle o maddenin moleküllerinin çözülmesi gerekmektedir.

Tat alma duyusu dilimizin üzerindeki alıcı sinir uçları sayesinde gerçekleşmektedir. Bu sinir uçları tat alma tomurcukları olarak nitelendirilmiştir. Bu tat alma tomurcukları papilla adı verilen yapılarda bulunmaktadır. Tomurcuk şeklinde dil üzerinde çıkıntılar bulunmaktadır. Bunlar reseptör sinir uçlarıdır.

Tatlı besinleri algılayacak olan tomurcuk şeklindeki alıcı sinir uçları dilimizin yan kenarı ve ön kısmında bulunmaktadır. Tuzlu besinleri algılayacak olan reseptörler dilimizin orta kısmındadır. Ekşi ve acı besin maddelerini algılayacak alıcılar ise dilimizin arka kısmında bulunmaktadır.

Besin maddeleri suda çözünmektedir. Bu suda çözünen tat maddeleri tat alma tomurcuklarını uyarmaktadır. Tat alma tomurcuklarında meydana gelen uyarılma ile birlikte bu durum sinirler aracılığıyla beynimizin tat alma merkezine bildirilmektedir. Tüm bu işlemlerin sonunda almış olduğumuz besinin tadını algılarız.

Her bir maddenin tadı farklıdır ancak genellikle sandığımızdan daha azının farkına varabiliriz. Sadece 5 çeşit tat duyusu vardır; acılık, ekşilik, tatlılık, tuzluluk ve umami.

Lezzet, tat alma duyusuna zıt olarak tat ve koku duyusuyla birleşiktir. Yemeğin tadının çoğu onun kokusuna bağlıdır; burun delikleri tıkanmış kişiler, çeşitli yemekleri sadece tatla teşhis etmekte zorluk yaşarlar. Hatta grip olduğumuzda yediklerimizden zevk alamamamız da bu yüzdendir.

Günümüzde 5. Tat alma tipi olan umami Japonca’da ‘’iyi tat’’ anlamına gelir. Umami reseptörler, proteinlerde bulunan aminoasitlerin mevcudiyetiyle salgılanır ve proteinin tadını algılama yeteneği sağlar. Umami, şekerli olmayan, etimsi tatları tarif etmek için kullanılır. Ağırlıklı olarak umami tada sahip gıdalara örnek olarak domates, tahıllar ve kuru fasulye verilebilir.

Acı yiyecekler yediğimizde (örneğin; acı biber) vücudumuzun ısındığını hissederiz, bazen gözlerimiz yaşarır, midemiz yanar… Bunlar vücudumuzun verdiği fizyolojik tepkilerdir. Acılı yiyecekler genellikle, birçoğu zehirli olan bitki alkaloidlerini içerir. Bu yüzden çoğu insan acı yiyeceklerden hoşlanmaz.

Ekşilik, nesnelerdeki asit oranına bağlı bir durumdur. Ekşilik, hidroklorik asit baz alınarak ölçülür. Hidroklorik asitin ekşilik indeksi 1’dir. Vişne ve limon ağırlıklı olarak ekşi tada sahip yiyeceklere örnek gösterilebilir.

Diğer taraftan meyveler gibi tatlı yiyecekler genellikle besleyici ve güvenle yenebilir yiyeceklerdir. Çikolatalar, ballar, reçeller, şekerlemeler, baklava gibi tatlılar ve elma, muz gibi meyveler, ağırlıklı olarak tatlı olan gıdalara örnek verilebilir.

Tuzlu yiyecekler, temel bir katyon olan sodyum içerir. Bu nedenle tuzlu yiyecekler tükettiğimizde su tüketim ihtiyacımızın arttığını görürüz.

Günümüzün varlıklı kültürlerinde yaşayan insanların bol miktarda tatlı ve tuzlu yeme eğilimlerinin oluşu, bu tatların güçlendirici ve nitelikli olduğunu akla getirmektedir.

Bazı yiyeceklerin beynimizde bazı bölgeleri uyardığı ve hormonları etkileşime geçirdiği araştırmalarca kaydedilmiştir. Örneğin;

  • deniz balığı, fındık ve fıstık gibi yiyecekler dopamin hormonunu normal düzeyde tutmamız için,

  • muz, çikolata, yulaf ve peynir gibi yiyecekler mutluluk hormonunun özü serotonin hormonunu,

  • Çikolata veya güzel bir tatlı vücut tarafından üretilen en güçlü hormonlardan biri olan endorfin hormonunun salgılanmasına yardımcı olabilir.

KADRİYE ULUS- ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ

Kaynakça