YAŞADIĞIN GERÇEKTEN SENİN HAYATIN MI ?

Yaşıyormuş gibi devam ettirilen hayatların arttığını görünce bu konuda yazmak istedim ben de. Çevremizde sürekli duyduğumuz ‘ama’larla dolu yaşantılar, ‘başkası ne der’ söylemleri hâkim olmuşken konuşmalarımıza artık tribünden inip bu yaşam sürecine müdahale etmemiz gerektiğini düşündüm.

Mış gibi yaşamlar çoğalmışken sahibi olduğumuz bu hayatın neresinde ne kadar varız diye düşünmenin zamanı geldi geçiyor bile. Başkasına göre giyinen, konuşan, yaşam tarzını şekillendiren yeni bir nesil ortaya çıkmakta ne yazık ki. Kendi iç sesi dışında bütün iç ve dış seslere açık bir yaşamda ne kadar mutlu olunabilirse biz de toplum olarak o kadar mutluyuz. Evet, toplum olarak diyorum çünkü neredeyse hepimiz kendimiz olmayı unutacak kadar başkalaşmış durumdayız.  Babasının istediği kızla evlenen gençlerimiz, tercihlerini ilgilerine göre değil de toplumun bakış açısına göre yapan çocuklarımız, kendi düşüncelerinden çok başkalarının düşünceleriyle konuşan robotlaşmış bedenlerimiz… ‘Annem böyle giyinmemi sever, bu iş çok havalı, herkes böyle düşünüyor’ gibi hayatımızı ele geçirmiş nice düşünce…

Elbette ki her insan değerlidir ve düşünceleri önemsenmelidir. Ancak bu fikirler hayatımızı bizden alacak kadar benimsenmişse ‘Dur!’ demeyi bilmeliyiz. Bırakın onların sizi kabul etmek istedikleri gibi olmayı, sizi siz olduğunuz için kabul etsinler. Doğan Cüceloğlu’nun deyimiyle ‘’SAVAŞÇI’’ olma yolunda öncelikle kendimiz olabilmeliyiz. Bu yaşam serüveninde kendin kalabilme savaşı…

Bu yazıyı okurken sizin de kafanızda soru işaretleri oluştuğunu görebiliyorum. Verdiğimiz kararlarda kendimiz olarak ne kadar etkili olduğumuzu düşünelim hep beraber. Mesela en son ne zaman seçtiğimiz kıyafette toplumun bakış açısını göz ardı ettik? Ya da bir ortamda çekinmeden düşüncelerimizi ifade ettik? En basitinden en son ne zaman konuşmalarımızda 3. Şahıslardan kurtulup ‘’Ben böyle düşünüyorum.’’ diyebildik.  Bunları okurken içten içe inkâr etmek istesek de diğer yanımız yine soruları cevaplamaya çalışıyor. O zaman işe buradan başlayalım. İçimizde bizi duyan başka biri yok!

Ne mi yapmalıyız peki? Yarın güne kendimiz olarak uyanalım. Ne yapmak istediğimizi, hayallerimizi yazıp bir beyaz kağıda ‘ben bugün hayatıma ne kadar müdahale ettim’ diye bir soralım gün sonunda. Kendimizi, arzularımızı önemseyerek dinleyelim çevremizdeki insanları. Mutlu olmayı önce kendi içimizde arayalım mesela. Siz ‘’siz’’ olun bu hayat yolunda. Sonra mı ne diyeceğim? Kendinizle kalın.

Didem Kandemir

Görsel Kaynakça:

1-http://ozguveneksikligi.net/ozguven-kazanmak-icin-ne-yapmaliyim/

2-http://www.on5yirmi5.com/haber/yasam/dunya-hali/149056/asiri-ozguven-ozguvensizlik-belirtisi-mi.html

PERFECT SENSE – YERYÜZÜNDEKİ SON AŞK

 

Film başrol oyuncularından Susan bir epidemiyologtur. Bir gün iş yerine gittiğinde değişik bir vaka ile karşılaşır. Hastanın herhangi bir ağrısı yoktur fakat telefonda yaptıkları ilginç konuşmadan sonra karısı onu hastaneye gitmeye ikna eder. Hasta koku duyusunu kaybetmiştir. Eş zamanlı olarak dünyanın farklı yerlerinde aynı vaka görülür. İnsanların aklına bütün kaybettikleri, kırdıkları, onları terk eden insanlar gelir. En acı hatıraların akla bir anda gelmesiyle insanlar ağlamaya başlar ve ardından koku duyusunu kaybeder. Öncelikle bu hastalığın bulaşıcı olmadığı söylenmiştir ve hastalığa akut duyu yetersizliği adı verilmiştir. Bu sırada Susan apartmanının yakınında şef olarak çalışan Michael ile tanışır. Susan restorana gider bir süre sohbet ettikten sonra Michael’a babasından bahseder. Bir anda babasıyla olan bütün hatıralar aklına gelir ve hıçkırarak ağlar. Akut duyu yetersizliğinin başlangıcı bu şekilde Susan’ı da yakalar. Susan’ı evine götüren Michael ertesi sabah diğer tüm vakalarda olduğu gibi en acı hatıralarıyla yüzleşir ve kendini tutamayarak ağlamaya başlar. Rutine devam eden restoranda artık yemekler daha tuzlu, daha acı, daha tatlı ve baharatlıdır. Fakat en acı tarafı hatıralardır. Beyinde koku ve hafıza birbirine bağlıdır. Bu nedenle bir parfüm kokusu sevdiğimiz birini, deniz kokusu yazın geçirdiğimiz harika zamanları hatırlatır. Koku duyusunun gitmesi hatıraların ve beyinlerindeki resimlerin gitmesine sebep olmuştur. Bütün bunlar yaşanırken insandaki mantık arama gereksinimi hastalıkla ilgili farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olur. Hava kirliliği ve hormonlu bitkilerden dolayı olduğunu, ekonomiyi canlandırma amaçlı olduğunu, inanmayanlara karşı bir ceza olduğunu ve uzaylılar tarafından yapıldığını ileri süren birçok açıklama oluştu. İnsanlar yaşanan olayları mantık çerçevesine oturtmaya çalışırken yeni bir dalga oluşur. Bu hastalığa yakalananlar bir anda yalnızlık hissi ile şiddetli bir duygu yoğunluğu yaşarlar. Bu yoğunluktan sonra tat duyusu yok olmuştur. Bir duyunun daha gitmesi insanlığı en başta yıkmış olsa da hayatını devam ettirmek ve durumu kabullenmek doğamızın bir parçası olduğu için bu yeni duruma farklı yollarla ayak uydurmalar ortaya çıkıyor. Yemeklerin tadı yerine servis kalitesi, zamanlaması, rengi, yemeklerin sulu, sert ve yumuşak olması önem kazanıyor. Yemek yerken çıkan kıtırtı sesi insanları mutlu etmeye başlıyor. Bu sırada iyice yakınlaşan Susan ve Michael birbirlerine sırlarını anlatırlar ve Susan çocuk sahibi olamayacağını söyler. İşitme kaybının öncesindeki öfke patlamasında Michael bu durumu Susan’ın yüzüne vurur ve Susan Michael’ı terk eder. Michael sağır olmasının ardından çıkıp Susan’ı bulmak ister ama güvenlik dolayısıyla sağır insanlar dışarı çıkarılmamakta ve evlerine yemek getirilmektedir. Michael telefonla Susan’a ulaşmak ister. Onun sağır olup olmadığını bilmemesine rağmen şansını dener fakat Susan öfke krizi yüzünden telefonu fırlatır, krizi atlattıktan sonra o da sağır olur. Bu sırada dünya cehenneme dönmüştür. Yangınlar, hırsızlıklar, yaralamalar tüm dünyada yaşanmaktadır. Bu kişiler dünyanın sonunun geldiğine inanmaktadırlar. Hayatın devam ettiğine inananlar ise işlerine gitmeyi sürdürmekteydi. Hayatta kalma içgüdüsüyle hareket eden bir grup insan en kötü senaryoya kendilerini hazırlayarak gözlerini bağlayıp bir takım beceri geliştirmeye çalışıyordu. Duyu kayıplarının süresi kısaldığı için çok geçmeden görme duyusu da kaybolmuştur. Artık en önemli şey hislerdi.

Filmde aşama aşama kaybedilen duyular insanların farklı özelliklere önem vermesine yol açmıştır. Tat duyusunun kaybedilmesiyle maddelerin diğer özelliklerine, görme kaybından sonra daha çok hislere önem verilmiştir. Hayatta kalma durumu tehlikeye girince umudunu yitirenler paniklemeye, yağmalamaya başlarken umudu olanlar bu güdüyle yeni yollar deneme, yeni hazırlıklar yapma peşine düşmüştür. Bu film, bizi hayata bağlayan duyularımız olmasa bile bir şekilde hayatta kalabileceğimizi, içimizdeki yaşama içgüdüsünün bizleri yeni yollar bulmaya sevk edeceğini gösteriyor. Sergilenen umut ve umutsuzluk sahneleri insanlığın iki seçeneğini gözler önüne sermiştir. Perfect Sense, dünyada yaşanan herhangi bir duruma nasıl bu kadar çabuk uyum gösterdiğimizin iyi bir yansımasıdır.

Ayşe Çokyavaş

Yeditepe Üniversitesi

Görsel Kaynakça:

1-http://www.beyazperde.com/filmler/film-172758/

Pozitif Psikoloji

Hızla Gelişen Bilimsel Yaklaşım: Pozitif Psikoloji

pozitif psikoloji

 

Pozitif Psikoloji Deyince Aklımıza Neler Geliyor?

pozitif_psikoloji_ile_9_adimda_zihinsel_detoks-0

Her şeye gülmek mi?

Sürekli mutlu olmak mı?

Mutluymuş gibi görünmek mi?

Soruları çoğaltabiliriz.

Peki nedir  ‘’Pozitif Psikoloji’’?

1.Avrasya Pozitif Psikoloji Kongresi’nde Doç.Dr  Tayfun Doğan’ın  sunumundan dikkatimi  çeken cümleler ve aldığım notlar ile pozitif psikolojiyi açıklamaya çalışacağım:

Pozitif psikoloji sıradan bir insanın güçlü yanlarını ve erdemlerini  incelemekten başka bir şey değildir.

Pozitif psikoloji ‘’İyi yaşam nedir?’’ sorusuna cevap arayan bir disiplindir.

Pozitif psikoloji sürekli mutlu olmak hiç mutsuz olmamak değildir. Yani negatifliği yok saymaz.

Pozitif psikoloji geleneksel psikolojiye alternatif değildir, puzzledaki eksik parçaları tamamlar.

Klinik psikoloji ‘’Nereden?’’ sorusuna cevap arar, Pozitif psikoloji ise ‘’Nereye?’’ sorusuna cevap arar. Yani olumsuz durumların olmaması için uğraşır.

 

Pozitif Psikoloji = ‘’Mutluluk Bilimi’’

İnsan mutluluk arayan bir canlıdır. Mutluluk insanın kendi çabasıyla üretebileceği bir şeydir. Mutluluk kişilerin iyi oluşlarını arttırıyor; fakat burada sürekliliğin önemi vurgulanmıştır. Ne kadar sürecek bu mutluluk? Bir benzetme dikkatimi çekmişti  burada ‘’Bisiklet süren biri gibi sürekli pedalı çevireceksin, çevirmezsen düşersin.’’ Pozitif psikolojinin en popüler konusu  ‘’psikolojik sağlamlılık’’tır. Bireyin mutlu  olmadan ruh sağlığını koruması da imkansızdır.

Bazı insanlar diğerlerine göre kaynaklarını ve potansiyellerini iyi bir şekilde kullanabiliyorlar. Mutluluğun karşılaştırılması çıkıyor burada ortaya. Eğer mutluluklar karşılaştırılmasaydı herkesin mutluluğu kendine yeterdi. Mutlu olmadığı halde mutlu görünen insan sayısı…  Birçok insan sosyal medyada paylaştığı kadar mutlu değil fakat başkaları da görsün mantığı var. Artan eşitsizlik ve karmaşıklığın olduğu dünyada mutluluk başkalarını kıskandırıyor.

İyi  Oluş

İyi oluş önemli bir yetkinliktir. İyi oluşun anlamlı olabilmesi için öğrenilebilmesi önemli. (Öğrenilmiş iyimserlik) İnsanların bunu içselleştirebilmeleri için motive edilmeleri gerekir.

Pozitif psikolojinin kurucularından Martin Seligman’a göre iyi oluşun beş boyutu:

-Pozitif duygu

-Bağlılık

-İlişkiler

-Anlamlılık

-Başarılar

Gerçekçi olmakla kötümser olmak aynı şey değildir. “İyimserlik sadece ‘bardağın yarısı dolu’ demek değil; engellerimiz ve zaferlerimizi nasıl değerlendirdiğimizle ilgili.”  Martin Seligman

Not: Bu yazımı 1. Avrasya Pozitif Psikolojisi Kongresi’ndeki konuşmacılardan aldığım notlara dayanarak hazırladım.

Miray Hasseli

Trakya Üniversitesi

Görsel Kaynakça:

1- http://3.bp.blogspot.com/_HJpqHVPNFlo/TJ-HhDukBXI/AAAAAAAAARo/SmxllTFnaCI/w1200-h630-p-nu/pozitif+psikoloji.jpg, 23.8.2016 tarihinde indirilmiştir.

2- http://www.kadinvekadin.net/modul/user/fuimg/201605/pozitif_psikoloji_ile_9_adimda_zihinsel_detoks-0.jpg, 23.8.2016 tarihinde indirilmiştir.

İlginç bir bozukluk: Rett Bozukluğu

Rett Bozukluğu

Rett Bozukluğu ya da diğer adıyla Rett Sendromu belirtileri Otizm ve Angelman Sendromu ile karıştırılabilen bir yaygın beyinsel gelişim bozukluğudur. 1965 yılında Andreas Rett isimli Avustralyalı bir hekim, en az altı aylık normal gelişimi takiben harabiyet bırakan bir gelişme bozukluğunu ilk olarak yirmi iki kız çocuk üzerinde tanımlamıştır. Başın büyüme hızının azalması, mikrosefali, yineleyici stereotipik el hareketleri gözlenir.

Gerileme döneminde belirtiler bilişsel boyuttadır. Sosyalleşme sorunları, bilişsel yetersizlik gibi belirtiler gözlenir. Sözel beceri yok denecek kadar azdır. Bu sendroma sahip kız çocukların büyük bir bölümü mide ve bağırsak sorunları yaşar ve yarısı yürüme bozukluğu çeker. Erkek çocuklarında görülme olasılığı çok düşüktür çünkü bu sendroma sahip erkek birey doğmadan ölür.

am_2267_12067962

Sendrom X kromozomunda yer alan iki genin   mutasyonu sonucunda oluşur. 6-18 aya kadar normal gelişim gösteren bireyde motor hareketler ve bilişsel becerilerde gerileme görülür. Bu dönem belirtileri otizm belirtileri ile benzerlik gösterebilir. Rett sendromu 12 yaşına gelene kadar her 12.500 kız çocuğundan birinde görülür.

Rett sendromunun dişi bireylerde görünmesinin sebebi ise hastalığın X kromozomu üzerinde taşınmasıdır. Embriyo gelişip doğana kadar sağlıklı bir X kromozomuna ihtiyaç duyar. Bu sendroma sahip dişi bireyler sağlıklı bir X kromozomu kopyasına sahiplerse bebek doğabilir, erkeklerde ise alternatif sağlıklı başka bir X kromozomu kopyası bulunmadığından embriyo gelişemez ve ölür. Kadınlar ise 40 yaşın üstüne kadar yaşayabilirler.

 

Rett Bozukluğunun belirtilerini şu şekilde listeleyebiliriz:

  • çığlık nöbetleri
    • panik atak
    • durmadan ağlama
    • göz temasından kaçınma
    • sosyal/duygusal karşılığın yokluğu
    • genel ilgi noksanlığı
    • sosyal etkileşimi düzenleyen sözel olmayan davranışlarda hatalı kullanım
    • konuşma kaybı
    Skolyozun yaklaşık %10’luk kısmı cerrahi müdahale ile düzeltilebilir.

Rett bozukluğu ilerleyici bir hastalıktır. Tedavisi için çeşitli deneyler yapılmış fakat kesin olarak bir tedavi yöntemi bulunamamıştır. Tedavi şekilleri kesin sonuç elde etmek için değil belirtileri azaltmak ve/veya belirtilerin sürelerini azaltmak için yapılmaktadır, semptomatik yaklaşım ön plandadır. Bunlardan bazıları:

  • Beslenme sorunları ile başa çıkma
    • hastanın iletişim becerilerinin artırılması
    • ebeveyn danışmanlığı
    • değiştirici sosyal ilaçlar
    • uyku yardımcıları
    • antipsikotikler
    • konuşma terapisi, mesleki ve fiziksel terapi şeklinde uygulanabilecek yöntemleridir.

Kaynakça:

http://www.dpsikiyatri.com/genelBilgi_572.asp

http://www.adnancoban.com.tr/rett_sendromu.html

https://tr.wikipedia.org/wiki/Rett_sendromu

Görsel Kaynakça:

1- http://ep.yimg.com/ca/I/am_2267_12067962, 22.8.2016 tarihinde indirilmiştir.

Elif İrem Erdemir

Yıldız Teknik Üniversitesi

O Zaman Renk!

O ZAMAN RENK!

Her yeni güne gözünüzü açtığınızda ilk önce neyi görürsünüz? Tavanı mı, belki…  Gece boyu kapalı kalmış gözlerimize ışık hücum ettiğinde gözlerimiz kamaşır, ışığa alışmasını bekleriz bir süre. Sonra güne başlarız.

Günlük hayatımızda detayların ne kadar farkındayız? Her gün gördüğümüz insanlar, gittiğimiz yollar ve en önemlisi hayatımızda olmasa sonsuz bir karanlık oluşturacak renkler. Şimdi gözlerinizi kapatın ve düşünün her yer karanlık, her gün böyle üstelik. Nasıl hissederdiniz? Renkler olmadan nasıl hissederdiniz bilemem ama renkler varken nasıl hissediyorsunuz bakalım. Evet, en başından beri giriş yapmaya çalıştığım konu renklerin hayatımızdaki yeri ve psikolojimize etkileri.

Renkler günlük hayatımızda biz farkında olmadan dört bir yanımızı sarmış halde bulunur ve gün içerisinde bize farklı mesajlar göndererek psikolojimiz üzerinde birtakım etkiler yaratır. Şimdi bazı renkleri ve psikolojimize etkilerini inceleyelim.

 

renkler

Renkler etkilerine göre kendi aralarında soğuk ve sıcak renkler olarak ayrılmaktadır.

Başlıca sıcak renkler Kırmızı, Turuncu, Sarı; başlıca soğuk renkler ise Yeşil, Mavi, Mor olarak bilinir.   Sıcak renklerin insanda sıcaklık hissi uyandırırken, soğuk renklerin de bir serinlik ve soğukluk hissi uyandırdığı gözlemlenmiştir.

KIRMIZI

Sıcak renkler arasında yer alan kırmızı tutkunun rengi olarak da bilinir. Dikkat arttırıcı, ilgi çekici, hareketlilik sağlayıcı, beyni çalıştırıcı, heyecan verici, sağlık, canlılık, aşk, zafer hissi, enerji, cömertlik, fedakârlık, ihsan, acıma, cesaret, güç, hayat dolu, ısıtıcı etkiler taşır. Kırmızı yün kumaş İskoçya’da burkulmaları sarmak için, İrlanda’da boğaz ağrısına iyi geldiğine, Makedonya’da ateşi düşürdüğüne inanılarak kullanılır.

Abartılması halinde sertlik ve şiddet, tehlike, rahatsız edicilik, zulüm, günah ifade edebilir.

TURUNCU

Diğer bir sıcak renk olan Turuncu neşe verici, ısıtıcı, heves uyandırıcı, birlik olmaya yönlendirici, affetmeye yöneltici, yeniden yaşama duygusu uyandıran bir renktir. Bu nedenle mükemmel bir antidepresan olarak görülür hatta kayısı ve şeftalinin de anksiyeteye iyi geldiği düşünülür.

Çok kullanıldığı durumlarda huzursuz edici, zenginlik, ışık ve verimliliği temsil eden bir renktir.

SARI

En ışıklı, hareketli, parlak ve neşeli renk olan sarı, zenginlik, bolluk, şeref ve sadakati hatırlatır. Sarı entelektüel olma, yöneticilik, hırs, iddia ve özgürlüktür.

Canlı sarı, kişiyi aktif yapar, solgun sarıysa, dinlendirir ve gevşetir. Renk terapistlerine göre bu renk, tüm renkler arasında genel kas sinirlerinin gücünü arttıran tek renktir. Ağırkanlıları canlandıracak ve sinirleri uyaracaktır. Sarı, anlamayı keskinleştirir ve akıl işlevlerini arttırır. Ayrıca, sarının açık tonları, alanları genişleterek büyütür.

Zihin uyarıcı etkisi olan ve iletişim kurmayı kolaylaştıran bu rengin aşırıya kaçılması halinde vandalizm, kıskançlık, hastalık, mantıksızlık, şüphe ve güvensizlik, sorumsuzluk, uçukluk getirir.

 

YEŞİL

Genel olarak yeşil ağaçların yapraklarının, çimenlerin rengi olduğundan serinletici ve sakinleştirici bir etkiye sahiptir. Sessizlik, verimlilik, hayat, büyüme, doğa, bilgelik ve inancı çağrıştırır. Yeşil rengin doğal bir ağrı kesici olduğu da söylemektedir. Yeşil bir çevrede yaşayan insanların daha az ağrı hissettiği ve hatta eski insanların bu nedenle daha uzun ve sağlıklı yaşadıkları söylenmektedir.

Her renkte olduğu gibi yeşilin de farklı tür ve tonları farklı duygular uyandırabilir. Yeşil kendine saygı, adalet ve güveni temsil edebilirken, abartılması megaloman, otoriter ama küstah, kıskanç ve alaycı bir ifade yayabilir.

MAVİ

Mavi, hoşnutluk, iyi niyet, merhamet, açık sözlülük, dürüstlük, esneklik, yumuşak başlılık, anlaşma, uzlaşma, işbirliği ve huzuru çağrıştırır. Heyecan giderici ve sakinleştirici etkisi vardır. Gevşemenin sevildiği ortamlarda mavi yansımalar bulunmalıdır. Mavi ışık, uyku getirici ağrı giderici ve kasılmayı önleyicidir. Mavi, ister çok koyu, ister açık olsun, içinde özgürlük ve uyum taşıyan bir renktir. Koyu mavi olan lacivert renk, ciddi olmaya ve kapsamlı düşünceye sevk eden bir renktir.

Mavi ve açık mavi boyanmış ortamlar, verimliliği ve performansı artırır. Ayrıca insanlar mavi renkle yazılmış yazıları daha fazla akılda tutabilmektedir. Bu sebeplerden dolayı çalışma odalarını mavi renge boyanmalıdır. Çalışırken akılda kalması gereken notların altını kalın mavi kalemle çizmek okunan şeylerin akılda kalmasını kolaylaştırır.

Sinir hastalıkları kliniklerinde kesinlikle mavi renkten özellikle koyu maviden kaçınılmalı, psikologlar hasta görüşmelerinde mavi renkli giysiler asla giymemelidir.

Özellikle çok solgun mavilerin bolca kullanıldığı yerlerde pasiflik ve tembellik hissi getireceği unutulmamalıdır.

MOR

Mor, asalet, mistizm, utanç, hüzün, aşk ve aklın birleşimi, itibarın rengidir. Ortaçağ Avrupa’sında aristokratların rengiydi ve saray itibarını temsil eden bir renk oldu. Mor, büyük alanlarda görüldüğü takdirde korkutucu ve huzursuzluk veren bir renk olabilir.

Erguvan, haklılık, ihtişam, egemenlik ve asillik duygusu doğuran kişiler arasında ciddiyet ve mesafe duygusu telkin eder.

Menekşe moru, dini otorite, kaos, ölüm, kendini adama, ilahi aşkı temsil eden bir renktir.

Leylak rengiyse melankolik duygular telkin eder.

BEYAZ

Beyaz, bütün renkleri içinde barındırdığından birliğin ve saflığın sembolü olmuştur. Bir açıklık ve şeffaflık idealini yansıtır. Beyaz saflığı, temizliği ve masumiyeti simgelediğinden pek çok kültürde gelinler beyaz giyer.

Ayrıca temizliği simgeler. Bu yüzden doktorlar, hemşireler ve laboratuvar teknisyenleri steril olmak için beyaz giyerler. Beyaz, ışığı yansıtır ve ortamı serin tutar. Dolayısıyla yaz ayının kıyafet rengidir. Genel olarak serin ve canlandıran bir his verir.

SİYAH

Beyazın zıttı olan siyah, iyi-kötü, gündüz-gece, yin-yang, yaşam-ölüm gibi varolan doğal ikilemlerin ‘diğer’ rengidir. Siyah her birimizin doğasında bulunan derin uyuşmazlığın sembolüdür.

Siyah aslında renksizliktir. Tüm renklerin olmadığını düşündüğünüzde her tarafın siyah olduğunu varsayımlarız.

Bu renk, yas, pişmanlık, suçluluk gibi birçok negatif duyguyu sembolize etse de siyah aynı zamanda derin dinlendirici sessizliği ve sonsuzluk ya da yapısal kuvveti, erdem ve ihtiyatı, gizemliliği sembolize eder.

 

KADRİYE ULUS

ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ

 

KAYNAKÇA

  • Akkın Cezmi, Afrashi Filiz, Eğrilmez Sait, Renklerin İnsan Davranış ve Fizyolojisine Etkileri, 2004, İzmir
  • Özdemir Tülay, ‘TASARIMDA RENK SEÇİMİNİ ETKİLEYEN KRİTERLER’, Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 14, Sayı 2, 2005, s.391-402

Görsel Kaynakça:

1- http://www.dekortv.com/wp-content/uploads/2014/10/renkler.jpg, 16.8.2016 tarihinde indirilmiştir.

Geldi Geçti Bir Kongre

GELDİ GEÇTİ BİR KONGRE

Cowz4MLWEAABuGQ

Hala yorgunum…

Muğla’nın tozu ayağımda hala. Buram buram kongre kokuyor bizim ev. Sağda solda dağılmış hediyelik eşyalar, kongrede almayı unutup fellik fellik aradığım bültenler, sertifika almışımda iki güne danışmanlık bürosuna asacakmışım gibi gösterdiğim katılım belgeleri ve hala arada boynuma asıp aynaya baktığım yaka kartı…

Bu kongreye saniyelerle yarışıp kayıt yaptırdım. Nitekim aynı heyecanla Muğla’nın yolunu tuttum. Otogara indiğimde nasıl gideceğim şimdi diye kara kara düşünürken bir baktım karşımda bir masa, üstünde de 13. Pdr Kongresi yazıyor. Yaklaştım hemen. Aman efendim, bir sevecenlik, bir güleçlik. Kırmızı tişörtlüleri başladım takibe. Bizi götürecek servis geldi. Bir araba dolusu yorgun ve şaşkın psikolojik danışman adayı… Kendime söz vermiştim, yeni insanlarla tanışacaktım. Bu yüzden araçta önce kimi dürtsem de NABER desem diye güzel bir güzel süzdüm insanları ama nasip odada tanıştığım Amasya Üniversiteli birbirinden tatlı kızlaraymış. Buradan da onlara selam olsun.

Co3Iny3XYAADvqX

Ertesi sabah kongre merkezinde salona girdiğimde inanılmaz bir heyecan bastı beni. Zaten benim huyumdur; ne zaman güzel bir müzik dinlesem, bir tiyatro izlesem kısaca bir “güzelliğe” şahit olsam gözlerim doluverir. Kongrenin ilerleyen dakikalarında da aynısı oldu.

Tanıtım videosunda bizi heyecanlandıran Come With Me Now parçası bütün salonu doldurmuştu. Havaya girmek derler ya işte tam anlamıyla bunu yaşıyorduk. Açılışta unutamadığım 3 an var. İlki yaprak gibi titreyen, enerji dolu topluluk başkanının samimi konuşması, ikincisi halk oyunları gösterisinde Türk Bayrağı’nın açıldığı anda yaşanan coşku ve son olarak elbette Binnur Yeşilyaprak’ın konuşması. Meslek AŞĶıyla böylesine bütünleşmiş bir profesörünü hiçbir kibir zerresini kalbine almadan 1100 kişiyi bir mikrofonla sevgiye boğması… Ben bu yazıyı yazarken de bir paylaşım yapmış. Demiş ki “Gençler, benim umut ışığım oldunuz”.

CozocpLWAAUGoom

Yemek arasından sonra bir çalıştaya katıldım. Kabul ve kararlılık terapisi giriş uygulamaları adındaki çalıştayı Nida Özşahin Terkuran eşliğinde gerçekleştirdik. Kısaca konumuz 3. dalda bilişsel terapilerden olan Kabul ve Kararlılık terapisinin amacı, yöntemi ve terapilerimiz sırasında kullanabileceğimiz temel uygulamalardı. Öncelikle problemleri kabul etmenin öneminin üzerinde durduk. Zihinlerimizde akan bir nehir, nehrin üzerinde yapraklar hayal ettik. Hayal ederken aklımızdan geçen her bir düşünceyi yaprakların üzerine yerleştirdik ve o düşüncelerin yapraklar üzerinde akıp gidişini izledik. Nehrin kenarına takılan yapraklarımız oldu, onları gitmesi için zorlamadık ve onları KABUL ettik. Umarım bu çalıştayın özünü sizlere aktarabilmişimdir.

Gece galamız vardı. Bir güzel hazırlandık. Zaten herkes ışık saçıyordu. Düşünsenize yüzlerce pdr’ci dans ediyor, gülüyor. Kısaca telatabiler gibiydik, mutluyduk. Büyümüştük artık, alanımızla ilgili kendimize bir şeyler katabilmek için uzun yollar çekmiştik ,bu yollara 20’li yaşımıza gelene kadar kat ettiklerimizi de ekliyorum.

Cow2BPUWEAAQBuL

Ertesi sabah emek emek hazırlanmış bildirilerin sunumuna eşlik ettik. Benden büyüklerime tavsiye: biz gençlere “yahu genç bunlar, daha çocuk çocuk” demeden önce bir kere daha düşünün. Dile kolay onlarca bilimsel araştırma yapmıştı arkadaşlarım, görünüşe göre istatistik programıyla bolca boğuşmuşlardı ve bir çok insanın elde ulaşamayacağı seviyede bilgilere sahiplerdi artık. Hepsini bolca alkışladım. Keşke bana da bir şeyler kattıkları için gidip hepsine ayrı ayrı teşekkür edebilseydim.

Gelelim Binnur Yeşilyaprak’ın muhteşem konferansına AŞK İLE YAPILAN BİR MESLEK: PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK dedi ve aldı sazı eline. Orada olamayan arkadaşlarıma diyorum ki “ keşke orada olsaydınız “. Bol bol aşktan konuştuk. Aşk üzerine çağrışımlarımızı sordu Binnur Hoca.  Aşk acısını bin kişi önünde tek kelimeyle anlatanlar mı dersiniz, yanımdaki diyerek kız arkadaşını işaret eden delikanlılar mı dersiniz… Ne ararsanız vardı. Ama aslolan meslek aşkıydı. Çok kıymetlisiniz dedi tekrar ve tekrar. Bir hastasını intiharın eşiğinden kurtaran eski bir öğrencisini anlattı, hayatlara DOKUNDUĞUMUZU hatırlattı. 1, 2 aşk, 4, 5, aşk, 7,8, aşk diyerek otuza kadar sayın dedi. Sayamadık. Sonra döndü “ yaaa işte aşk öyle kolay iş değil, emek vermek gerek, çabalamak gerek “ dedi. Bin kişi tüm kalbiyle hak verdi. Daha çok çalışmamız gerekiyordu, çok okumak, çok görmek, çok dinlemek, çok sevmek gerekiyordu. Tırnaklarımızla kazımaya devam etmeliydik.

Ahmed Arif’in bir şiirini anımsadım Binnur Hoca “ aşk ile kalın” diyince.

 

ÖYLE YIKMA

öyle yıkma kendini
öyle mahsun, öyle garip…
nerede olursan ol
içerde, dışarda, derste, sırada,
yürü üstüne üstüne
tükür yüzüne celladın
fırsatçının, fesatçının, hayının…
dayan kitap ile
dayan iş ile
tırnak ile, diş ile
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan rüsva etme beni!

Özge Ozansoy

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi

Televizyon ve Çocuklar

TELEVİZYON VE ÇOCUKLAR

Ülkemizde toplum hayatına 31 Ocak 1968 tarihinde girmiş olan televizyon, kısa sayılabilecek bir süreç içinde çok sayıda uluslararası, ulusal, bölgesel ve yerel boyutlardaki özel kanalların da yayın hayatına girmesiyle, en etkin ve yaygın kitle iletişim aracı haline dönüşmüştür.  Çocuk; bebeklik çağı ile ergenlik çağı arasındaki gelişme döneminde bulunan insan. Çocukluk, çocuk olma durumu, insan hayatının bebeklik ile ergenlik arasındaki dönemi. Çocuklar negatif bir şekilde yetişkin olmayanlar olarak tanımlanmaktadır.

 Televizyon hem olumlu, hem de olumsuz etkileme gücünü potansiyel olarak bünyesinde barındıran, diyalektik yapılı bir kitle iletişim aracıdır. Popüler kültür ürünlerinden biri olan televizyonun çocuklar üzerindeki etkisi çok büyüktür. Çocuklar gözleyerek, olayları taklit ederek, yetişkin toplumdaki olayları içselleştirirler.

Televizyonu izleyen çocuklar, ondan en çok etkilenen ve onun verdiği mesajları en çok dikkate alan kişi konumundadırlar. Bu yüzden sadece yetişkinler esas alınarak yapılan programlar, yayınlanan haberler, çekilen diziler aslında etkilemesi gereken kesimden çok bu durumu içselleştiren çocukları etkilemektedir. Televizyondan gönderilen mesajlar karşısında korunmasız olan çocuğun, yaşamının belli dönemlerinde bu kaydedilen mesajlar açığa çıkmaktadır. Bazı televizyon programları çocuğun zihinsel ve duygusal gelişimine olumlu etkilerde bulunurken bazıları ise son derece olumsuz etkilere yol açabilmektedir. En yaygın ve etkin toplumsallaştırma araçlarından biri olan televizyon yanlış kullanıldığında ise aile içi ve dışı toplumsal ilişkileri en alt düzeye indirmesi bakımından çocuğun toplumsallaşmasının baş düşmanı olabilmektedir.

6C8339662-g-hth-130719-kids-tv-watching

Ayrıca televizyonda sanal olarak izledikleri olayları normal hayatta da uygulamaya çalışmaktadırlar. Örneğin maskeyi takınca her şeye gücü yeten bir adam, He-man ismindeki en büyük olarak takdim edilen bir kahraman tiplemesi ve şiddet ögeleri taşıyan diğer çizgi filmler, çocuğun düşünce ve hayal dünyasına etki ederek, henüz gelişme çağında olan zihinlerini doldurmaktadır.

Görünürde yaşamı kolaylaştırıcı bir araç olarak hayatımıza giren  televizyon, gelecekte ortaya çıkabilecek ekran bağımlısı, antisosyal, reel yaşam ve doğadan uzak, okumaktan hoşlanmayan çocukların yetişmesinin ana faktörü olarak, başlangıçta oldukça masum bir araç olarak evlerimizde ve sürekli açık olarak durmaktadır. Bir tuşun ucundaki sanal dünya, çocuğu gerçeklikten, sosyallikten alıp uzaklaştırarak kendine katmakta ve bir süre sonra tutsak almaktadır.

Televizyon İzlemenin Bilişsel Etkileri: Bir günde televizyon izleme saati ile yaşamın ileriki dönemlerinde dikkat eksikliği / hiperaktivite gibi çocuğun okula ve sosyal yaşama uyumunu zorlaştıran dikkat problemlerinin oluşması arasında ilişki vardır.

Televizyon İzlemenin Psikososyal Etkileri:Medyada, şiddet uygulayan karakterlerin sempatik, bitmeyen güce sahip kahramanlar olarak gösterilmesi çocukların bu kahramanlara özenmesine neden olmaktadır. 2000 yılında dört yaşındaki F.A. nın izlediği bir çizgi filmden etkilenerek uçmak için yedinci kattan atlaması canlı ve acı bir örnektir

Televizyon İzlemenin Fiziksel Etkileri:Televizyon izleme fazla enerji kullanımını sağlayan fiziksel aktiviteye katılımı azaltarak ve yiyecek reklâmlarının bir sonucu olarak ya da televizyon seyrederken yüksek kalorili gıdaların tüketimini arttırarak obeziteye neden olabilir

 Ayrıca çocukların yaş artışı ile birlikte aile denetiminden uzaklaşarak televizyonun etkilerine daha açık hale gelebilecekleri göz önüne alındığında televizyon izleme süreleri ile ilgili denetim ve sınırlandırmaların ailelerce daha küçük yaşlarda yapılmasının gerekli olduğu düşünülmüştür.

Görsel Kaynakça:

1- http://www.yeniasya.com.tr/Sites/YeniAsya/Upload/images/Content/2015/12/03/6C8339662-g-hth-130719-kids-tv-watching.jpg, 13.8.2016 tarihinde indirilmiştir.

Kaynakça:

1- Arslan, A. (2001). Dünyada ve Türkiye’de Medya Gerçeği. Tokat: Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü (Yayına hazır kitap).

2- Büyükbaykal, G. (2007). Televizyonun çocuklar üzerindeki etkileri. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, 28, 31-44.

 

 

 

                                                                                           MELİHA IŞIK

                                                                     (yorumlarınız için m.meliha07@gmail.com)